• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Takvim
Yahoo Grup Üyeliği
Ankara CumokYahoo Gruba üye olmak isteyenlerin,
İletişim kısmından "İletişim Formu" nu doldurmaları,  konu kısmına yahoo grup üyesi olmak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.
                 

Ankara CUMOK İletişim Sitesi

Teokratik Faşizm

Cumhuriyet 28.12.2008 Yaşanan bu süreçte  ülkenin namuslu insanlarına, aydınlarına, bilim adamlarına, siyasetçilerine,  bürokratlarına düşen görev, F tipi yapılandırılan devlet olgusundan kaynaklanan  bu manevi baskı, sindirme ve gözdağları karşısında eskilerin “afifane melamet”  dedikleri “mahcub kınama”yı bir yana bırakmak, “kral çıplak” diyebilen bir  “açıklık” ve “arıklık” içinde olabilmektir.
İbrahim TÜRKEŞ Hukukçu, Felsefeci

“Glok” marka silahtan “onursal” bir başsavcı, dinamit lokumundan  eski bir YÖK Başkanı, “Uzi”den bir “milli güvenlik” komutanı  çıkarmayı deneyen, başaramayınca “gözdağı” “gözaltı” mı olduğu  anlaşılamayan bir hukuk karmaşası içinde “yolu şaşırtılmış bir kamu vicdanı” oluşturmayı zorlayan hukuk mantığının kıskacındaki Türkiye, bir rejim  değişikliğinin alacakaranlığındadır.
            Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı ve üstelik bir anayasa profesörü olan AKP  milletvekili, son“gözdağı” ve “gözaltı”ların dayandığı  hukuk mantığını çok net şekilde açıklamıştır: “Türkiye’de kimse artık bana  dokunulmaz diyemeyecek!” (8.1.2009 tarihli Cumhuriyet, Hürriyet, Vatan  gazeteleri). Bu ifade, soruşturmalarda “nesnel” hukukun değil, “korku  duygusu”nun egemen kılınmaya çalışıldığının, “Ergenekon savcısı” olduğunu  iddia eden Başbakan’ın en yakınındaki ağızdan ikrarıdır. “Cumhuriyet”le  özdeşleşmiş ünlü isimleri “silah” ve “çete”lerle özdeş kılmaya  çalışan bir savcı mantığının hâkim tarafından reddedilmesi bu yüzdendir.
            Bugün 80 bin camisinde günde 5 kez ezan okunup 5 vakit namaz kılınan  Türkiye’de, “Bu ülkede Müslüman çoğunluk mağdurdur” diyen bir anlayış,  demokratik yoldan iktidar olmuştur (Dışişleri Bakanı Ali Babacan,  28.5.2008 tarihli Cumhuriyet ve Hürriyet gazeteleri). İşte Türkiye’nin yönetim  yapısı bu “mağduriyet” tezi üzerine yeniden yapılandırılmakta, kamu  hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri yerine getirmede bu “mağdur  Müslüman” obsesyonu (takıntısı) belirleyici olmaktadır.
            Bu nedenle Türkiye’de idarenin kuruluş ve işleyişinin bu iktidarla birlikte “laiklik” ve “kanunilik” ekseninden kaydırılıp hızla “zahidlik” ve “zühdilik” (vecitli dini zihniyet) eksenine oturtulmakta olduğunu  kimse yadsıyamaz. Sonuçta devlet otoritesi “dikotomi” bir bölünmeye  uğramış, bir yanda “laiklik”, “demokratiklik”, “kanunilik”,  “objektiflik” gibi “anayasal terminoloji”ye dayalı “anayasal  devlet” düzeni, diğer yanda “sırrın salatı”, “kalbin selameti”, “kulun hidayeti” gibi “Hocafendi terminolojisi”ne dayalı, Sayın Kılıçdaroğlu’nun  deyimiyle “F” tipi örgütlenmiş devlet düzeni atbaşı gider olmuştur.
İşte bugün Türkiye’de “anayasal devlet” çarkı ile “yürütme”nin  (Türkiye’de idarenin) dişlileri birbirine değmiyor, bu yüzden dişliler  gıcırdıyorsa, nedeni bu bölünmedir. anayasal devleti savunma, anayasal  Cumhuriyeti koruyup kollama dışında hiçbir sakıncalı(!) eylemin içinde olmayan  insanlara, Cumhuriyetin “kimse”si olmaktan başka hiçbir işi görev  bilmemiş Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı’na hukuk adına gözdağı verilmek  isteniyorsa nedeni bu F tipi örgütlenmedir. Kafalarında önceden var olan “teolojik” ve “teokratik” kavram çerçevesine sıkıştırmış oldukları bu F tipi “öznel” devletle, laik ve “nesnel” anayasal devlet arasındaki bu  dikotomik bölünme, ülkemizde bugün yasama, yürütme ve yargı alanında kendini  gösteren çatışkıları, çelişkileri çözümlemede “anahtar” kavramdır.
            Hiç kimse, gereksiz bir sürü ayrıntıyı, ilgisiz kavramları, analizleri  devreye sokarak bu gerçeği saptırmamalı, bu gerçeğin gözden kaçmasına neden  olmamalıdır.
            Bu nedenle “F” tipi yapılanmadan kaynaklanan ve tarihin belli bir  döneminde o toplumun bilim, siyaset, hukuk, ahlak, sanat ve dünya görüşü gibi  altyapı kurumlarını etkileyebilecek nitelikteki köklü değişimler, “mahalle  baskısı” ya da “ötekileştirme” gibi dar kavram kalıpları içine  sıkıştırılamaz. Bu, “mağdur” maskesi ve “masum” kisvesi ile  demokrasiye sızmış “teokratik” bir faşizmdir.
            Faşizm yalnız şoven, yalnız nasyonalist, yalnız ırkçı, yalnız militarist  değildir. Faşizmin bir de “teokratik” (dine dönük) yüzü vardır. Faşizm  bir ülkeye yalnız “iç savaş”la ya da “hükümet darbesi” ile  gelmez. Faşizm, demokrasinin yumuşak karnını okşayarak da bir ülkeye  çöreklenebilir. Almanya’da, İtalya’da faşizme alkışlar arasında gidilmiştir.
            Ne yazık ki ülkemizde de sonu teokratik faşizme varacak demokrasi yoluna  alkışlar içinde taş döşenmekte olduğunu ibretle izlemekteyiz. “Dünyevi” olan,  yerini adım adım “kutsal”a bırakmakta, “Cumhuriyet bilinci”nin  özü olan “yurttaşlık”, yerini giderek “dindaş”lığa bırakmaktadır.  Bu yüzdendir ki adı “soygun”la özdeşleşmiş doğalgaza kurban verilen 7  gencin ölümü karşısında iktidar, yandaş belediye ve yandaş diğer tüm ilgililer  susmuştur. Çünkü onların gözünde 7 gencimiz F tipi yapılandırılan devletin “dindaş”ı değil, anayasal devletin “yurttaşı”dır. Bu yüzden  susmuşlardır. Şark kurnazlığı susar. Çünkü konuşma bir sorumluluk yüklenmeyi  gerektirir.
            Yaşanan bu süreçte ülkenin namuslu insanlarına, aydınlarına, bilim  adamlarına, siyasetçilerine, bürokratlarına düşen görev, F tipi yapılandırılan  devlet olgusundan kaynaklanan bu manevi baskı, sindirme ve gözdağları karşısında  eskilerin “afifane melamet” dedikleri “mahcub kınama”yı bir yana  bırakmak, “kral çıplak” diyebilen bir “açıklık” ve “arıklık” içinde  olabilmektir. Çünkü bu baskı uluorta söylendiği gibi “mahalle baskısı” değil,  anayasa dışı bir güç olarak örgütlenen F tipi devlet baskısıdır.

Bu yaşanan “mikro faşizm” değil, “makro faşizm”dir. Bu  baskı, bu sindirme “ötekileştirme” değil, kendine “benzeştirme”, kendiyle “aynileştirme”dir. Görünen odur ki, birbiriyle uzlaşmaz  temeller üzerinde yükselen “anayasal devlet”le “F tipi devlet” bir  süre birlikte yaşayacak, F tipi güçlendikçe anayasal devletin yerini alacak,  bir süre sonra devlet “Hocafendi”nin elinde, “anayasa” bizim  elimizde, bakakalınacaktır. Tıpkı uyandığında elinde “İncil”i bulup,  topraklarını beyaz adama kaptıran Kenyalı gibi! Türkiye, bir rejim  değişikliğinin alacakaranlığındadır. “İnsan, kararlarını ve seçimlerini  durumların alacakaranlığında vermek zorundadır” der, Danimarkalı filozof Kierkegaard.  Şafak söktüğünde geç kalmış olmamak için!

Yorumlar - Yorum Yaz