• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Takvim
Yahoo Grup Üyeliği
Ankara CumokYahoo Gruba üye olmak isteyenlerin,
İletişim kısmından "İletişim Formu" nu doldurmaları,  konu kısmına yahoo grup üyesi olmak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.
                 

Ankara CUMOK İletişim Sitesi

Atatürk ‘Kürtlere Özerklik’ Sözü Verdi mi?..

Cumhuriyet 21.08.2009
Erzurum Kongresi bittikten   sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile,   karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa Kürtlere yönelik bir taviz vermedi
Yrd. Doç. Dr. Orhan ÇEKİÇ Maltepe Üniversitesi

Son günlerin gündem konusu “Kürt   açılımı”. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de “Nereye kadar açılalım” sorusuna verilecek yanıta ışık   tutması için belli Kürt çevreleri “...Zaten Atatürk de Kurtuluş   Savaşı esnasında ‘Kürtlere   özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat   1922’de Kürtlere özerklik tanıyan bir yasayı bile kabul etmişti...   En azından oraya kadar açılalım...” demeye getiriyorlar. Bu   söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gazi   Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnasında veya sonrasında, en kritik   dönemlerde dahi Kürtlere böyle bir taviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm   gelişmeler bunun somut kanıtıdır.
Gazi Mustafa Kemal’in Türkiye   Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesindeki evrelerde, “Kürtlere özerklik” anlamına gelecek bir   söylemde bulunduğu hatta bunun eyleme de dönüşerek   TBMM’den   “gizli” bir yasa geçmiş olduğu   iddiası, özellikle son dönemlerde çok sık dile getirilmektedir. Konunun kanıtı   olarak da Gazi’nin daha ziyade 16-17 Ocak   1923’te İzmit’te İstanbul   basını ile yaptığı konuşma ve Ahmet Emin   Yalman’ın sorularına verdiği yanıtlar gösterilmektedir.   Buna bağımlı olarak da, “…Kurtuluş Savaşı günlerinde Kürtlerin   desteğini sağlayabilmek için bu sözleri verdi ama sonunda devleti kurunca, bu   sözleri unuttu...” demeye getirmektedirler. İşin bu yanı pek   fazla sesli ifade edilmese de söylenmek istenen budur ve bu söylenenler tarihi   gerçeklerle örtüşmemektedir.
Hemen belirtelim ki iddia edildiği gibi 10 Şubat 1922 tarihinde bir   Meclis oturumu yoktur ki, o gün bir kanun geçmiş olsun. Bunun bir an için   Meclis’te değil de, bir tasarı olarak “Vekiller Heyeti” (Bakanlar Kurulu)   toplantısında hazırlanmış olduğunu farz edelim; o zaman da “...Kanun neden gizli çıkarıldı? Kimden çekiniliyordu? Kanun   uygulanmak için yapılır, gizli kanun kimin ne işine yarar? Gizli olduğuna göre   belli ki usulüne uygun olarak ilan edilmemiş. Bu takdirde o metin ‘kanun’ hükmünde olur   mu?..” gibi birçok soruya yanıt bulmamız gerekecektir. Sonuç   olarak böyle bir kanun yoktur.
Oysa İzmit’te söyledikleri son derecede   açıktır ve şudur: “Adım adım bütün memlekette ve   geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu ‘mahalli idareler’ kurulması iç ve   dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç   siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare   kurulmasını gerekli bulmaktayız…” Söylediği budur.
Aslında Gazi, İstanbul basınıyla bu görüşmeyi 16-17 Ocak 1923 tarihinde   yaparken, 20 Ocak 1921 Anayasası yürürlüktedir ve Gazi, basın mensuplarına   sadece bu anayasanın ilgili maddelerinden söz etmektedir.
Gerçekten de 10. maddede “Türkiye coğrafi durum ve   ekonomik ilişki bakımından illere, iller ilçelere bölünmüş olup, ilçeler de   bucaklardan meydana gelmektedir” denilmektedir.
11. madde ise “İller, bölgesel işlerde tüzelkişiliğe   ve özerkliğe sahiptir. İç ve dış siyaset, şeriata, adalete, askerliğe ait işler,   milletlerarası ekonomik ilişkiler ve hükümetin genel vergileri ile faydası   birden çok ili kapsayan hususlar müstesna olmak üzere; BMM’ce   konulacak kanunlar gereğince vakıflar, okullar, eğitim, sağlık, tarım,   bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetilmesi il   meclislerinin yetkileri içindedir...” demektedir.
Bu artık anayasal bir hükümdür. Örneğin Kürt kökenli yurttaşlarımızın   çoğunlukta yaşadığı bir ilde, bu il genel meclislerine seçilecek üyeler   çoğunlukla Kürt kökenli olacakları için, bu yöre halkı yukarıda belirtilen   konularda özerk olarak alacağı kararlar ve yapacağı uygulamalarla kendi   kendilerini yönetmiş olacaklardır. Gazi’nin söylediği   budur ve sadece budur. Bundan bir “otonomi” anlamında özerklik sonucu çıkarmak en hafifinden “yanlış   değerlendirme” olur. Aksine,   Ahmet Emin Yalman’a söylediği kelimesi kelimesine   şudur:
“...Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır.   O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare   edeceklerdir demektir... Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi   vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini   birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır   çizmeye kalkışmak doğru olamaz.” (Bak. Mustafa Kemal,   Eskişehir-İzmit Konuşmaları,1923, Kaynak Yayınları, 1999, s.103).
Bu ifade ne demek? Net bir şekilde, “Otonomi   olmaz!” demek.
Kaldı ki 1923 yılına gelinceye kadar çok kritik dönemlerden geçilirken   bile Kürtlere böyle bir taviz verilmemiştir. Örneğin Milli   Mücadele’ye karşı ilk isyan hareketi, Mustafa Kemal   Paşa’nın tam da Samsun’a   çıktığı günlerde, Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde İngiliz   güdümünde ve desteğinde bir Kürt devleti kurmak için başlatılan Ali   Batı Ayaklanması’dır. (11 Mayıs-18 Ağustos 1919). Bir   taraftan ülke baştan aşağı işgal edilirken ortaya çıkan bu isyancılara en ufak   bir taviz verilmemiş, anlaşma yoluna gidilmemiş, sonunda isyan bastırılmıştır.
Gene İngiltere ve Fransa’nın kışkırtmasıyla,   Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurmak üzere   Siverek civarında ortaya çıkan Milli Aşiret Olayı aynı şekilde zor da olsa bastırılmış ama bir   taviz noktasına gelinmemiştir. (1 Haziran-6 Eylül 1920). Diğer bir aşiret   isyanı Cemil Çeto Olayı’dır. (20   Mayıs-7 Haziran 1920). Nihayet tam da 2. İnönü Savaşı sürerken, Sıvas, Erzincan   ve Tunceli bölgelerinde iki ay süreyle etkin olan Koçkiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921) bile sonucu   değiştirmemiştir. Kaldı ki, bu isyanı çıkartanların amacı Zara, Divriği,   Refahiye, Kuruçay ve Kemah havalisinde “özerk bir   yönetim” kurmaktı. Durum son derecede kritikti. Yunan ordusu 2.   İnönü Savaşı’nı kaybetmese, Ankara yolu açılmış ve her   şey bitmiş olacaktı. O yüzden Çankaya Muhafız   Birliği’nin 100 kişilik kuvveti dahi cepheye   sürülmüştü. Buna rağmen Batı’da Yunanla,   Doğu’da Kürt asileriyle mücadeleye girildi ama taviz   verilmedi, böyle bir otonomi kabul edilmedi.
Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla,   onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa   Kürtlere yönelik bir taviz vermedi. (Bak. Orhan Çekiç,   Samsun’dan Erzurum’a,   Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 2007).
Bütün bunlara karşılık da, Kürt Sait İsyanı ve onu   ileri yıllarda takip edecekler dahil hiçbir isyancıdan da, “...Bize Kurtuluş Savaşı esnasında yapacağımız hizmetler   karşılığı ‘özerklik’ sözü   verilmişti, sonra devlet kuruldu ama bu söz unutuldu. Bu nedenle silaha   sarıldık, isyan ettik...” gibi bir savunma gelmedi. Bu kadar   kritik dönemlerde bu tavizi vermeyen bir liderin, her zorluk aşıldıktan sonra   1923 yılında İzmit’te bir basın toplantısında böyle   bir “otonomi”den bahsetmiş   olabilmesi bütün bu açıklanan gerekçeler nedeniyle olanak dışıdır. Çünkü o   liderin tek bir hedefi vardır: Tam bağımsız, egemen, çağdaş, laik, sosyal bir   hukuk devleti niteliğinde bir ulus-devlet kurmak.   Yaptığı da budur ve onu bu çizginin dışında gösterecek her çaba,   sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.

Yorumlar - Yorum Yaz