• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Takvim
Yahoo Grup Üyeliği
Ankara CumokYahoo Gruba üye olmak isteyenlerin,
İletişim kısmından "İletişim Formu" nu doldurmaları,  konu kısmına yahoo grup üyesi olmak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.
                 

Ankara CUMOK İletişim Sitesi

Ulusal Kimlik

Ulusal Kimliğin Doğal ve Vazgeçilmez Bileşenleri
Bilim Teknik 21.08.2009
‘Ulusal Kimlik’, ortalığı bulandıranların yüzeysel olarak başarılı oldukları bir ‘desinformation’ alanı. Bu alandaki balonları patlatmak gerek... Türkleşme bir tür Batılılaşmadır. Yani kendimizi Hıristiyan Batılı’nın bizi gördüğü gibi görmeye başlamaktır. Batılı, gerçi Türkü Hıristiyan-Müslüman karşıtlığı içinde gördü, fakat Türk’ü hiçbir zaman Arap ve İranlının statüsüne de çıkarmadı.
Doğan Kuban


Cumhuriyet eğitiminin Osmanlı tarihini dışladığı bir yalandan ibarettir. Ama Osmanlı’nın Türk’ü dışlaması bir gerçektir. İlk Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in Türk tarihini ön plana koyması bir Batılılaşma adımı idi.

Bugün Türkiye’de yaşayan köylü ya da kentli, okumuş ya da okumamış insanların kimliklerini tanımlayan üç değişik nitelikli tarih dönemi vardır. Ve bunların reddedilmesi insanını anasını, babasını reddetmesi kadar olanaksız ve anlamsızdır. Türk toplumu bir varlık olarak yaşayacaksa ancak bu üç tarihi bileşenin varlığı ile kendini tanımlayabilir.

Fakat Türkiye’de cahil bir toplum kesimi, yüzeysel politik ideoloji savunucuları, futbolcu partililer büyük bir cesaretle, kendi dillerini, dinlerini, ve özgürlüklerini kötüleyen sözler söyleyebiliyorlar. Bunlar varlığı yadsınamaz. Göz ardı da edilmemelidir. Hatta kötülemenin de yararı yok. Çünkü tarihçilerin, politikacıların, dilcilerin, edebiyatçıların ya da bilim insanlarının söylemlerini yarım yamalak yansıtan bu yargılar, çoğu kez gerçekleri saptırıcı olsalar da, kültürün yaşamakta olan bileşenleridir.

Türkiye’de Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Boşnaklar ve diğer Balkan göçmenleri, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Araplar dil bağlamında, kendilerini değişik kategorilere soksalar bile, Türkiye’de yaşayan toplumu tanımlayan derin tarihi kimlik oluşumlarının dışında kalmaları söz konusu değildir. Çünkü ortaçağdan bu yana birlikte yaşayan bir karmaşık Anadolu toplumu var.

DİL VE ÜÇ AŞAMA

Birinci tarihi aşama Türk dilli insan toplumlarının, Anadolu’ya dışarıdan gelmeleridir. Kimlik, temelde, konuşulan dille tanımlanır. Bu ise herkesin bildiği gibi, Türkler Müslüman olmadan bilinen uzun bir tarih dönemine yayılıyor. Hyung-Nu’lar, Çin’de Wei sülalesini kuran To’palar, Göktürkler, Uygurlar, Kumanlar, Kazaklar, Peçenekler, Guzlar, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular, çeşitli Türkmen boyları İslamlığı kabullerinden önce tarihi kimlikleri belli ve Türk dilli toplumlardır.

Türkiye’de birtakım insanlar bunlara referans vermeyi ırkçılık sayan garip tutumlar sergiliyorlar. Bu budala bir tutumdur. Türkçe her dil gibi, 9. yüzyılda iki bin beş yüz km2 alanda konuşulan değişik kökenli toplumlara empoze edilmiş, bir çok diyalekt içeren bir dildir. Fakat bu dilde diyalektler arasındaki fark, İngiltere adasında ‘Old Norse’ ile eski İngilizce arasındaki farktan daha azdır. Türkçe, Farsça ve Arapça kültürel bir sözlük de alarak zenginleşmiştir.

Danların, Vikinglerin, Saksonların, Nomanların İngiltere’nin oluşumunda, Lombardların Kuzey İtalya’da, Vizigotların İspanya’da, Vikinglerin Rusya’daki kurucu konumunun yadsınması olanaksızdır. Bugünkü Yunanlıları daha çok Slav olduğunu söylerseniz bunu Yunanlılara kabul ettirmek zor olabilir. İslam’ın Arap değil, din değiştirmiş Arap olmayanlardan oluştuğunu söylemek de yadsınabilir. İçeriksiz ya da gerçeklerden soyutlanmış yargıları bir yana bırakırsanız, Türkiye’nin insanlarını Türk dili ve Müslüman dininin birleştirmiş olduğunu kabul edersiniz.

İkinci aşama olan Selçuklu ve Osmanlı Müslüman-Türk tarihidir. Müslüman vurgulu bu tarihin yazı dili Osmanlı saray çevresinin Osmanlıca denilen esperantodur. Okuma yazma bilmeyen halkı dışlayarak, bilimi Arapça, edebiyatı Farsça ve Arapça yaparak okumuş yüzde 5’lik bir elit sınıfın dilidir. Bu Türkçeyi yok etmemiş, halk içinde kalmış, canlanmak için 19. yüzyılın ikinci yarısını beklemiştir.

Üçüncü aşama Cumhuriyet döneminde toplumun çağdaşa katılma sürecidir. Büyük bir hızla kendine gelen dil, bugünkü aşamada her çağdaş kavramı ifade edecek kadar zenginleşmiştir. Bugünkü dilin zenginliğini anlamak için günümüz tarihçilerinin, romancılarının, şairlerinin, bilim insanlarının yazdıklarıyla Osmanlı döneminde yazılmış herhangi bir (metni) karşılaştırmak yeterlidir. Bu aşamada halkın diline mal olmuş Farsça ve Arapça sözcükleri yok etmenin anlamı da yoktur. Çağdaş dünya dillerinde saflaşma sorunu aşılmıştır. Yeni kavramları anlatma sorunu daha ağırlıklıdır.

Türkiye’nin politikacıları, Mustafa Kemal dışında, bu yarışta yaya kaldılar. İçlerinde bilinçli dil savaşçısı yok. Fakat Türk halkı İslam dünyasının en önde gelen toplumu olduğunu kanıtladıysa bunu Türkçe yapmıştır. Bu onun bütün olumsuz koşullarda İslam kültür ortamının öncüsü olma potansiyelini de gösteriyor. Eğer Müslüman ülkeler köle olmayacak bir geleneğe sahiplerse kendi dilleriyle çağdaşlaşacaklar. Dil dışında yine bir ayırıcı öğe olarak Türkiye düşmanları tarafından kurcalanan Türk-Osmanlı ikilemi var. Bu tam bir yalandır.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.

Bize bunu övünerek okuttular. Lisede tarih hocalarımızın, edebiyat hocalarımızın anlatmaktan bıkmadıkları tarih Osmanlı tarihiydi. Kimi yazarların cumhuriyetin dışladığını söylediği Osmanlı tarihini biz Türk tarihi olarak okuduk. Kuşe kâğıda basılmış o ciltli tarih kitapları kitaplıklarda vardır. Cumhuriyet eğitiminin Osmanlı tarihini dışladığı bir yalandan ibarettir. Ama Osmanlı’nın Türk’ü dışlaması bir gerçektir. İlk cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in Türk tarihini ön plana koyması bir Batılılaşma adımı idi. Çünkü Batılı (Hıristiyan olarak alınız!) Osmanlıyı hep Türk olarak bildi. Ama Müslüman temsilcisi olduğunu da unutmadı.

Ben 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın her köşesinde Türk olduğumu söylediğim zaman aynı zamanda Müslüman olarak algılanıyorum. Akıncılar seferde Sırp ya da Almanlarla savaşırken, Slavlar ve Almanlar da Türklerle savaşıyorlardı. Cezayirli korsanlar İtalyan kıyılarını vurdukları zaman İtalyanlar ‘mamma, I Turchi’ diyerek çocuklarına sarılıyorlardı. Avrupalıların Anadolu’dan Asya’ya sürmek istedikleri Müslümanlar değil, Türklerdi! Evde babamdan kalan kitaplar arasında ‘La Turquie Agonisante’ (Can Çekişen Türkiye) diye bir kitap hâlâ duruyor.

Nedense Osmanlı Türk’ü dışlayacak kadar Türk’e yabancılaşmasına karşın, Türk olmaktan kurtulamamıştı. Ve milliyetçi ressamlarımızın ellerinde kılıçlarla resimledikleri palabıyıklı atlılar Türk sipahileriydi. 16. Yüzyılda 60-70.000 çıkan sipahi ordusu 17. yüzyılda birkaç bine indiği zaman Osmanlı Avrupa’da gücünü yitirdi. Devşirme yeniçeri ordusu da giderek eşkiyaya dönüştü.

Türkleşme bir tür Batılılaşmadır. Yani kendimizi Hıristiyan Batılı’nın bizi gördüğü gibi görmeye başlamaktır. Batılı, gerçi Türkü Hıristiyan-Müslüman karşıtlığı içinde gördü, fakat Türk’ü hiçbir zaman Arap ve İranlının statüsüne de çıkarmadı. Bütün İslam’ı da Arap gibi görmekten hiçbir zaman tam vazgeçmedi. Bizi Türk olarak, Semitik Arap ve Hint-Avrupalı İranlı ile hiç karıştırmadı. Fakat kültür olarak da Türk dilli herhangi bir şeyi, belki de bulamadığı için, İslam kültürü içine entegre etmedi.

Bu Hıristiyan Avrupalı yorumunda Müslüman-Hıristiyan karşıtlığı içinde hedef olan, İslam kültürü bağlamında ise varolmayan bir Türk var. Bizim allameler işte bu noktada ulusa doyurucu bir açıklama borçlular.


Yorumlar - Yorum Yaz