• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Takvim
Yahoo Grup Üyeliği
Ankara CumokYahoo Gruba üye olmak isteyenlerin,
İletişim kısmından "İletişim Formu" nu doldurmaları,  konu kısmına yahoo grup üyesi olmak istediklerini belirtmeleri yeterlidir.
                 

Ankara CUMOK İletişim Sitesi

ATATÜRKİYE

Cumhuriyet 09.05.1998

M. İSKENDER ÖZTURANLI Hukukçu

' Adaletsiz Tanrı, Tanrı değildir.' Bu tümce Öripidies 'indir. Ve İsa'dan önce söylenmiştir. Dönem, çok tanrılı bir dönemdir.
Bilindiği gibi o dönemin tanrılarından kimisi adaletli, kimisi de adaletsizdir. İçlerinde suç işleyenler bile vardır. Örneğin Zeus, Titanlar'la savaşarak Kronos'un egemenliğine son vermiş, Olympos'un sultanı olmuştur. Daha önce Kronos da, babası Uranos'un erkeklik organını tırpanla keserek onu güçsüz duruma düşürmüştür. Tırpanı veren de Uranos'un karısı Gaia'dır.

İlyada destanında Homeros 'un tanrıları insanlar arasındaki savaşlara tüm güçleriyle karışmışlar, Akhalarla Troyalıların dövüşlerine katılmışlardır. Bunu da gizli yapmışlardır. Kendilerini göstermeden oklarını yağdırmışlardır insanların üstüne. Tanrılardan Aphrodit ve Ares, Troyalılardan yana, Hera ve Athena ise Akhalardan yana ağırlıklarını koymuşlardır. Diomedes, Tanrı Athena'nın yardımıyla savaş tanrısı Ares'i yaralamıştır. Belki de bu nedenlerle Öripides, ''Adaletsiz tanrı, tanrı değildir'' demiştir.

Sokrates 'in tanrısı başka, Platon'unki başkadır. Epiküros, bir tanrı değildir, insanlığa ve dostluğa tapan bir kişidir. Yaşamı boyunca dostluğun şarkısını, mutluluğun türküsünü söylemeye çalışmıştır. Tanrı olmadığı halde, izdaşları ona tanrı gözüyle bakmışlar, tanrıyı sever gibi sevmişlerdir.
Tek tanrı dönemine, Aristotales'le ulaşmıştır insanoğlu. Aristotales, tek tanrı düşüncesine akıl yoluyla erişmiştir. Tek tanrılı büyük dinler daha sonra çıkmıştır ortaya. Ve artık adaletsiz tanrıdan söz edilmez olmuştur. Tek tanrıya tapan insan, onun adaletli olması gerektiğini de benimsemiştir. Adaletsiz tanrının varlığını hiç mi hiç düşünmemiştir.
İnsanlık tarihi, bugüne değin iki ana düşünce biçimine tanık olmuştur. Kimi dönemlerde ve yörelerde bu iki dizgeden (sistemden) biri ötekinden üstün tutulmuştur. Bunlardan biri idealizm, ötekiyse materyalizmdir. ''Önce Tanrı vardı'' diyenlerle, ''Önce doğa vardı'' diyenlerin çatışmasıdır bu. Bu çatışma günümüzde de sürmektedir. Kimi gün gelmiş, bilimsel gerçekler yadsınmış, kimi dönemlerdeyse dinsel duygular incitilmiştir. Ne var ki, ne inanç düşünceyi, ne de düşünce inancı tutsaklaştırabilmiştir.

Bu durum, özgürlüğün doğal bir sonucu sayılmalıdır. Düşünce özgürlüğü de, vicdan özgürlüğü de insanoğlunun vazgeçemeyeceği özgürlüklerdendir. Nasıl tüm düşünceler insanlığın bilincinden çıktıysa, tüm dinler de insanlığın bağrından çıkmıştır. Doğrusu istenirse, dünya yüzünde salt gerçek diye bir şey yoktur. Auguste Comte 'un çok doğru belirlemesiyle söyleyecek olursak ''Tek salt gerçek biliyorum, o da salt gerçek diye bir şeyin olmadığıdır.'' Bilimin değişkenliğine karşın, dinde değişmez kurallar vardır. Bu kuralları benimseyen insanların inanç özgürlüğünü tartışmak, doğal bir davranış değildir.

Öyle anlaşılıyor ki insanlık, belki daha yüzyıllar ve binyıllar boyunca bu çatışma içinde yaşayacak, bu tartışmayı sürdürecektir. Bu tartışmada yan tutmayan tek ideoloji laiklik 'tir. Laikler, dünyanın her yerinde dine de, bilime de saygılı olmuşlar, düşünce özgürlüğünü savundukları kadar inanç özgürlüğünü de savunmuşlardır. Düşünceye ve inanca aynı uzaklık ve yakınlıkta durmuşlardır.

Bu nedenledir ki Atatürk devrimi, laiklik ilkesini benimserken bu gerçeği gözden uzak tutmamıştır. Türk devrimcileri çok iyi bilmekteydiler ki, insanlık tarihinde ''dinlerin rolü büyüktür ve büyük olmakta devam edecektir.''
Devrimin karşı çıktığı din değildir, dinsel gericiliğin yarattığı bağnazlık ve yobazlık tır. Çünkü yobazlık yeryüzünü kana boyamıştır. Ve erdemlerin en güzeli olan hoşgörüyü ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Pascal 'ı din adına, Montaigne 'i ahlak adına, Molliere 'i hem din, hem ahlak adına aforoz eden yobazdır.

İşte tarihten ders almasını bilen Türk devrimcileri, çıkardıkları yasalarla dine değil, din devleti düşüncesine karşı çıkmışlar, dinin siyasallaşmasını önlemeye çalışmışlardır. Ama hiçbir zaman ''saf bir inanç ve tapınç öğretisi olan dinin kendisine müdahale etmemişlerdir.'' Atatürk devrimi, kişiyi tanrısıyla başbaşa bırakmış, dinin yerinin tapınaklar ve vicdanlar olduğunu savunmuştur. Laikliğin ''dine karşı savaşımlar sonucunda değil, bağnazlığa karşı savaşımlar sonucunda kazanıldığını'' çok iyi gözleyen Türk devrimcileri, tüm düşüncelere ve tüm inançlara saygılı olmuşlardır. Bunun tersini söyleyenler ihanet içindedirler.

Görülüyor ki Atatürk devrimi, dinin temel öğelerine, ibadet etmeye ve etmemeye, kısacası inanç özgürlüğünün tözüne (cevherine) ilişkin yasaklar getirmemiştir. Bazı ülkelerde görülen din düşmanı bir politikaya, ''dini kökünden kazımak isteyen kaba bir materyalizm'' e Türk devriminde yer yoktur. Devrim, gericiliğe karşıdır yalnız. Dinin duygu alanından siyaset alanına geçirilmesine karşıdır. Dinsel alanda gerici ve ilerici çekişmesinin ''temelsiz ve saçma'' olduğu kanısındadır. Gerçekten, ''dinle düşünceyi karşı karşıya getirmek doğru bir davranış değildir. Din, inanç alanıyla ilgili bir şeydir. İleri ve geri ise düşünce alanına girer.'' Girmelidir de.

Atatürk ideolojisinin temel görüş ve çizgisi budur. Bu görüş, Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak güç ve niteliktedir. Ne yazık ki Atatürk'ten sonra gelmiş geçmiş tüm siyasal iktidarlar, bu çağdaş çizgiden az ya da çok uzaklaşmışlar, ülkeyi bugünkü içinden zor çıkılır bir duruma sürüklemişlerdir. Dinsel bağnazlığı, köktendincilik adı altında yeniden gündeme getirmişlerdir.

Bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolu ''yeniden Kuvayı Milliye'' , ''yeniden Atatürkçülük'' ve ''Yeniden Kemalizm'' dir. Atatürk'ün eğitim politikasını yeniden uygulama alanına geçirmektir. Türk toplumu ancak Atatürk devriminin coşkusuna yeniden ulaşabildiği takdirde siyasal bağnazlıktan da, dinsel bağnazlıktan da kurtulabilir.
Türkiye'yi Atatürkiye yapma uğraşı bu coşkunun temelidir.